“Yerli üretimi koruma” söylemiyle savunulan son düzenlemelerin, fiiliyatta ithalatçı aracı yapıları güçlendirdiği; doğrudan tüketiciye erişimi sınırladığı eleştirileri öne çıkıyor.
Rakamlar, Çin’den yapılan yüksek hacimli ithalat ile e-ticaret platformlarının payı arasındaki farkın, kamuoyunda çizilen “büyük tehdit” anlatısıyla örtüşmediğini gösteriyor.
Tartışma, yaklaşan seçimler öncesinde Türkiye’de katma değer, rekabet ve sanayi politikası başlıklarını yeniden gündemin merkezine taşıyor.
Son dönemde sınır ötesi e-ticaret ve ithalat düzenlemeleri etrafında yürüyen tartışma, “yerli üretimi koruma” söylemi ile uygulamaların fiili sonuçları arasındaki farkı yeniden gündeme getirdi. Eleştiriler, özellikle rakamlar üzerinden okunduğunda, korumacılık gerekçesiyle atılan adımların asıl etkisinin üretimden ziyade ithalatçı aracı yapıların konumunu güçlendirdiği yönünde yoğunlaşıyor.
Paylaşılan verilere göre, 2024 yılında Türkiye’de belirli sektörleri temsil eden firmaların Çin’den yaptığı ithalat yaklaşık 45 milyar dolar seviyesinde. Buna karşılık, doğrudan tüketiciye satış yapan küresel e-ticaret platformlarından birinin Türkiye’deki toplam hacmi 1,3 milyar dolar civarında. Bu tablo, “yerli üretimi tehdit eden büyük dalga” anlatısının rakamsal karşılığının sınırlı olduğunu gösteriyor. Söz konusu hacim, toplam Çin ithalatının yüzde 3’üne dahi yaklaşmıyor.
Benzer bir karşılaştırma, yurt dışından bireysel alışverişler için de yapılıyor. Günlük yaklaşık 150 bin paket, yıllık bazda 55 milyon paket seviyesine ulaşan gönderiler, 85 milyonluk nüfusa bölündüğünde kişi başına yılda 0,65 paket gibi düşük bir ortalamaya işaret ediyor. Bu da, yapılan düzenlemelerin ortalama vatandaşın sık kullandığı bir alışveriş kanalını değil, daha çok ithalat zincirinin yapısını hedef aldığı eleştirisini güçlendiriyor.
Fiyatlama tartışması ise konunun en hassas başlıklarından biri. Aynı ya da benzer ürünlerin, doğrudan üretici kanallarında birkaç dolar seviyesindeyken, Türkiye’de “yerli marka” etiketiyle çok daha yüksek fiyatlardan satılması, aradaki farkın vergi veya gümrükten ziyade aracılık ve tekel marjlarından kaynaklandığı iddiasını gündeme getiriyor. Bu noktada eleştiriler, korumacılığın tüketici fiyatlarını aşağı çekmek yerine yukarı ittiği yönünde yoğunlaşıyor.
Düzenlemeler sonrası ortaya çıkan makro tablo da dikkat çekici. Gümrük muafiyetlerinin düşürülmesi ve sınır ötesi alışverişin zorlaşmasının ardından, hazır giyim ithalatında yüzde 18’lik artış yaşandığı; buna karşın üretimin artmadığı, kapasite kullanım oranlarının yüzde 68’e gerilediği ve 56 bin kişinin işsiz kaldığı belirtiliyor. Eleştirilere göre ürünler gelmeye devam ediyor; ancak artık daha pahalı ve daha az seçenekle, aracılar üzerinden piyasaya giriyor.
Katma değer tartışması ise bu çerçevenin merkezinde yer alıyor. Teknoloji ve oyun sektörlerinden verilen örneklerde, sınırlı sayıda çalışanla milyar dolarlık değerlemelere ulaşan şirketlerin yüksek döviz girdisi ve çalışan başına yüksek değer yarattığı vurgulanıyor. Buna karşılık, ithalata dayalı iş modellerinde çalışan başına yaratılan değerin çok daha düşük olduğu; döviz kazandırmak yerine döviz tüketildiği ifade ediliyor.
Tartışma yalnızca bir e-ticaret veya gümrük meselesi değil. Asıl soru, Türkiye’nin hangi iş modellerini ve hangi tür katma değeri korumak istediği. Rakamlar, teknoloji ve ölçeklenebilir üretim modellerinin desteklenmesiyle, ithalata dayalı aracılık yapılarının korunması arasındaki farkın giderek daha görünür hâle geldiğine işaret ediyor. Seçimlere yaklaşılırken bu ayrım, ekonomi politikalarının en kritik sınav başlıklarından biri olmaya aday.




