Uluslararası kamu borcu tablolarına bakıldığında Türkiye’nin devlet borcunun milli gelire oranı %24,7 seviyesinde. Avrupa’da bu oranın ortalaması %90’ın üzerinde. ABD %124, Japonya ise %237 seviyesinde. Türkiye görünürde oldukça sağlam duruyor. Ancak bazı ekonomistler bu tabloyu “fazla steril” buluyor.
Sosyal medyada yapılan bir değerlendirme, borç/GSYİH oranının düşük olmasının bir “göz boyama” olduğunu savunuyor ve şöyle soruyor:
“Bu kadar düşük borç seviyesinde neden hâlâ kemer sıkıyoruz? Neden stratejik sektörlere kamu yatırımı yapılmıyor?”
Yorumda, kamu borcuna %10–15 daha eklenip bu kaynağın yalnızca ithalatı azaltacak projelere yönlendirilmesi halinde borç/GSYİH oranının hâlâ birçok gelişmiş ülkeden daha düşük kalacağı vurgulanıyor.
Ayrıca, bu yatırımların sokaktaki vatandaşın özgüvenini ve ekonomik dayanıklılığını artıracağı savunuluyor.
Özellikle ithal ürünlerin yerli üretimle ikame edilmesini hedefleyen sanayi projelerinin önceliklendirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Altyapıya değil, reel ekonomiye yatırım çağrısı yapılıyor. Bu yaklaşımın Türkiye için bir tür “ekonomik milli marş” haline gelmesi gerektiği belirtiliyor.
BSEkonomi Notu:
Türkiye’nin kamu borcunun düşük olması, kredi notu açısından pozitif görünse de, bu durum tek başına refah yaratmıyor. Aksine, “fazla temkinli” maliye politikası, yatırım eksikliği ve üretim yapısındaki dışa bağımlılık nedeniyle büyümeyi sınırlayabilir.
Borç/GDP oranı sadece rakamsal bir gösterge değil; ülkenin risk alıp almama eğiliminin de aynasıdır.
Eğer alınan borç verimsiz kamu harcamalarına değil, cari açıkla mücadele eden sanayi yatırımlarına giderse, bu borç “geleceğe yatırım” olur.
Kamu borcunun düşüklüğüyle övünmek yerine, doğru borçlanmayla stratejik fırsatları yakalamak, bugünün asıl önceliği olabilir.




