Müsavat Dervişoğlu’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği “ya parlamenter sisteme dönelim ya da yetkini kullan” çağrısı Ankara’da yeni bir tartışma başlattı. Ancak bu tartışmanın gölgesine düşen asıl iddia, gazeteci Levent Gültekin’in yaptığı sert ve sistem analizine dayalı değerlendirme. Gültekin’e göre mesele ne Erdoğan’ın niyeti ne muhalefetin talebi; esas belirleyici olan, Türkiye’de kurulan güç düzeninin “tek kişilik değil, koalisyonlu” karakteri.
Gültekin’in çıkış noktası şu: “Erdoğan Dervişoğlu’nun teklifini ciddiye alsa bile iki dakikada bozarlar.” Bu ifade, Türkiye’de yürütme yetkisini şekillendiren güç merkezlerinin bir bölümünün siyasi aktörlerden bağımsız çalıştığı ve “tek adam rejimi”nin bir kişiye değil, daha geniş bir çıkar mekanizmasına dayandığı yorumuna işaret ediyor. Gazeteci, kulislerde uzun süredir konuşulan bir başka noktaya da kapı aralıyor: Erdoğan’ın bazı dönemlerde bu yapıdan çıkmak istediği, ancak bunun mümkün olmadığı.
Analizin kritik kısmı şu cümlede toplanıyor: “Erdoğan’a iktidar vaat ettiler, karşılığında da… Böyle bir gücü kim bırakmadı?” Buradaki ima, bugünkü sistemin Erdoğan’ın yıllar içinde inşa ettiği kişisel gücün ötesine geçtiği ve artık kendi iç mantığıyla işleyen bir yapıya dönüştüğü. Bu yapı devreye girdiğinde, Dervişoğlu’nun çağrısı da “Erdoğan’ın siyasi takvimi” de önemini yitiriyor.
Bu değerlendirme, parlamenter sisteme dönüş tartışmalarının neden siyasi karşılık bulmakta zorlandığını da açıklıyor. Tek adam rejimi eleştirisi genelde kişiye indirgenirken, Gültekin’in tespiti rejimin “kurumsallaşmış bir çıkar düzeni” olduğuna dikkat çekiyor. Dolayısıyla değişim çağrıları, kişisel iradeye değil, bu yapının çözülmesine bağlanıyor.
Ankara’da bu sözler, özellikle son aylarda artan “Erdoğan güç paylaşmak istemiyor” yorumlarını ters yüz ediyor. Gültekin’e göre sorun Erdoğan’ın isteksizliği değil; Erdoğan’ın da zaman zaman bu çemberi zorlamaya çalıştığı, ancak sistemin buna izin vermediği.
Bu analiz, Türkiye siyasetinde gücün dağılımına dair daha derin bir tartışmayı tetikliyor: Kararları kim veriyor? Rejim bir kişinin mi, yoksa bir mekanizmanın mı kontrolünde? Dervişoğlu’nun mektubu gündemin ön yüzünde görünse de, arka planda asıl sorulan soru bu.




