Türkiye, fiilen masada bulunmadığı hâlde Avrupa Birliği’nin istediği düzenlemeleri kendi eliyle hayata geçiriyor. Bu sabah Dr. Artunç Kocabalkan’ın Ekonomist TV yayınında çizdiği tablo da tam buna işaret ediyordu. Masada değiliz ama masanın protokolünü yerine getiriyoruz. Soru şu — müzakere ilerlemediği halde neden hâlâ AB normlarına uyum teşvik ediliyor?
Çünkü işin kalbinde para akışı var. Siyasal jestler, ziyaretler ve sembolik açılışlar dışarıdan bakıldığında kültürel alan gibi görünse de, satır aralarında finansman ihtiyacını taşıyor. “Bayram değil seyran değil, Papa bizi niye öptü?” çıkışı tam da bu noktaya oturuyor. Eğer Papa geliyor gibi görünüyorsa çoğu zaman esas gelen para beklentisidir.
“Para – Papa – Papara” sözcük oyunu aslında ekonomik yönlendirme şemasını sade biçimde tarif ediyor. Yeni Papa 14. Leo’nun İznik ziyareti yalnızca dini bir temas değil; 4 İncil’in (Matta, Markos, Luka, Yuhanna) son redaksiyonlarının İznik Konsili’ne dayandırılması sebebiyle tarihsel bir omurga taşıyor. Bu miras — Ruhban Okulu dosyasıyla birlikte— Türkiye-AB hattında yıllardır askıda duran kritik bir başlık.
Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması iktidar açısından büyük bir politik sermayeydi. İç kamuoyunda alkış getirdi, mobilizasyon yarattı. Ancak aynı iktidar, Ruhban Okulu’nu gündeme alınca tepkiler yine içeriden yükseldi. “Ayasofya’yı açınca kızıyorsun, Ruhban Okulu’nu açınca da kızıyorsun” şikâyeti bu çelişkiyi gösteriyor.
Bir taraf sembol üzerinden milliyetçi tabanı konsolide ediyor, diğer taraf yabancı sermayeye kanal açmak için adım bekliyor.
Asıl mesele kültür değil, kim finans sağlıyor?
Türkiye’nin dış kaynak ihtiyacı yüksek. Rezerv baskısı, borç çevirme maliyetleri, sıcak para hareketleri ve doğrudan yatırım eksikliği hükümeti pratik seçeneklerle baş başa bırakıyor. İçeriden sermaye yaratamıyorsan dış politikanı finansman akışıyla uyumlu hale getirirsin.
Bu yüzden Papa ziyareti, Ruhban Okulu, AB normları… bunların tamamı kendi başına amaç değil — fon açığı kapama stratejisinin parçalarıdır.
Yani denklem basit:
Semboller siyaseti içeriyi, diplomatik açılımlar dışarıyı ikna etmeye çalışıyor. Hedef tek: Para girişi sağlamak.
Bu tabloyu okuyan için sorular netleşiyor:
Türkiye’nin yeni dönemde yönü norm ve kimlik tartışmalarından mı şekillenecek, yoksa sermaye akışının zorunlu yönlendirmesi mi belirleyecek?
AB süreci bir müzakere değil artık — ekonomik mecburiyetin ürettiği zorunlu uyum alanı.
Ve bugün Papa’nın adı geçiyorsa çoğu zaman perde arkasında Eurobond, FDI, swap ve kurumlar arası mutabakat dosyası vardır. Dini diplomasi değil; finans diplomasisi çalışıyordur.




