Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Johannesburg’daki G20 Liderler Zirvesi’nde yaptığı konuşmada küresel borç krizinin ulaştığı boyutun artık sürdürülemez olduğunu söyledi ve G20 ülkelerini daha kapsayıcı, daha adil bir ekonomik düzen kurma konusunda açık bir çağrıyla hedef aldı.
Konuşmanın merkezinde üç mesaj vardı. Birincisi, küresel ticaretin yeniden canlanmasının ancak köklü uluslararası işbirliği, yeni politika araçları ve dayanıklı bir tedarik zinciri mimarisiyle mümkün olacağı. İkincisi, düşük gelirli ülkelerin tarihsel ölçekte bir borç sıkışmasına sürüklendiği ve faiz ödemelerinin artık eğitim–sağlık gibi temel kamusal alanların önüne geçtiği. Üçüncüsü ise G20’nin bu krizde yalnızca izleyen değil, yön veren taraf olması gerektiği.
Erdoğan, dünya genelinde toplam borçluluğun küresel hasılanın yüzde 324’üne çıkmasını “alarm zili” olarak nitelendirirken, Türkiye’nin yüzde 89’luk borç/GSYH oranının hem yapısal dönüşümü hızlandırmak hem de yatırım tarafında manevra alanı açtığını belirtti. Ancak aynı manevranın düşük gelirli ülkelerde neredeyse hiç kalmadığını vurguladı.
Birleşmiş Milletler’in 2025 Borç Raporu’na atıf yapan Erdoğan, 3,4 milyar insanın yaşadığı ülkelerde faiz ödemelerinin artık sağlık ve eğitim harcamalarını geride bıraktığına dikkat çekti. Bu tabloya karşı G20’nin “adil ve eşit muameleye dayalı borç yeniden yapılandırma yaklaşımını” standart hâline getirmesi gerektiğini söyledi. Türkiye’nin G20 Ortak Çerçevesi kapsamında Gana ve Etiyopya’nın borç yeniden yapılanma süreçlerine verdiği katkıyı örnek göstererek, “Bu ilerleme mümkün; yeter ki G20 kolektif irade koysun” mesajını verdi.
Zirvenin satır arası ise daha geniş bir çerçeveye işaret ediyor: Küresel ekonomide kredi maliyetlerinin yüksek kaldığı, gelişmekte olan ülkelerin borç servisinin sürdürülemez noktaya yaklaştığı ve tedarik zinciri politikalarının jeopolitikle iç içe geçtiği yeni bir dönemde, Türkiye kendisini “makul borç yükü, büyük pazar ve üretim ağı” üçgeninde konumlandırmak istiyor.
Erdoğan’ın çağrısı, G20 ülkelerine yalnızca teknik bir öneri sunmuyor; aynı zamanda güç hiyerarşisinin yeniden şekillendiği bir jeoekonomik dönemde, masanın neresinde oturmak istediklerine dair bir tercih dayatıyor.




