Dr. Artunç Kocabalkan’ın son değerlendirmesi, Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısını yalnızca güncel verilerle değil, son yıllarda izlenen politika tercihleri üzerinden okuyan daha geniş bir çerçeve sunuyor. Kocabalkan, özellikle dış finansman bağımlılığı ve kur rejimi tartışmaları üzerinden, mevcut modelin sürdürülebilirliğini sorguluyor.
Analizin çıkış noktası net: Türkiye ekonomisi hâlâ kısa vadeli yabancı sermaye akımlarına dayalı bir denge kurmaya çalışıyor. Kocabalkan bu durumu, geçmişte alınan kararlarla ilişkilendirerek hatırlatıyor: “Aktif rasyosu kararı ile yabancı kısa vadeli paradan kurtulalım, giderlerse gitsinler denmişti.” Ancak bu yaklaşımın ardından gelen Covid sürecinde döviz ihtiyacının artması ve ABD’nin swap hatlarını açmaması, sistemi kırılgan hale getirdi. Bu kırılganlığın kötü yönetimle birleştiği noktada ise kur şoku kaçınılmaz oldu.
Bu sürecin devamında uygulanan politikaları “epistemolojik kopuş” olarak tanımlayan Kocabalkan, Kur Korumalı Mevduat sisteminin devreye alınmasını ekonomik bir maliyet transferi olarak değerlendiriyor. Ona göre bu adım, “ülkenin ekonomik geleceğinin satılması” anlamına gelen bir ara çözüm oldu. Ardından gelen politika değişimiyle birlikte daha ortodoks bir çizgiye geçildi ve KKM’den çıkış süreci başladı.
Ancak burada kritik bir uyarı var: Model değişmiş gibi görünse de yapı değişmiş değil. Kocabalkan’a göre mevcut ekonomi politikası hâlâ “kısa vadeli yabancı paraya dayalı” bir denge üzerine kurulu. Bu da sistemi yeni şoklara açık hale getiriyor. Özellikle petrol fiyatlarındaki yükseliş ve jeopolitik riskler nedeniyle artan cari açık baskısı, piyasada yeni bir devalüasyon korkusunu tetikliyor.
Bu noktada Kocabalkan, piyasa içindeki tartışmalara da sert bir eleştiri getiriyor. Devalüasyon beklentisini körükleyen çevrelerle enflasyonist politikaları savunanlar arasında temelde bir fark olmadığını vurguluyor: “Devalüasyoncu çevrelerin enflasyoncu çevrelerden farkı yok.” Bu ifade, piyasanın farklı aktörler üzerinden aynı kırılganlığı yeniden üretme riskine işaret ediyor.
Analizin en kritik bölümü ise politika setine dair. Kocabalkan, çözümün para politikası araçlarında değil, doğrudan maliye politikası tarafında olduğunu net şekilde ortaya koyuyor. Ona göre, “maliye politikası konusunda adım atılmadan ne para politikası ne döviz rejimini değiştirmek temel sorunu çözmez.” Bu yaklaşım, Türkiye’nin mevcut tartışmalarının yanlış eksende yürüdüğünü gösteriyor.
Jeopolitik boyutta ise dikkat çekici bir başlık öne çıkıyor: ABD ile olası swap hattı. Kocabalkan bu konuyu sadece finansal bir araç olarak değil, Türkiye’nin bölgesel pozisyonuyla doğrudan bağlantılı bir unsur olarak değerlendiriyor. Özellikle İran eksenli gelişmelerin, bu tür bir anlaşmanın kaderini belirleyebileceğini ifade ediyor. Bu da finansal araçların artık jeopolitik bağımsız düşünülemeyeceğini ortaya koyuyor.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo net: Türkiye ekonomisi bir politika dönüşümü yaşamış olsa da yapısal bağımlılıklarını henüz kırabilmiş değil. Enerji fiyatları, dış finansman ihtiyacı ve jeopolitik gelişmelerin kesişiminde oluşan bu yeni denklem, yalnızca teknik değil stratejik bir kırılma noktası yaratıyor.
Kocabalkan’ın vurguladığı gibi, asıl mesele kurun seviyesi ya da faiz oranı değil; ekonomik bağımsızlığın hangi araçlarla ve hangi stratejiyle inşa edileceği. Çünkü yeni dünya düzeninde avantaj, yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, finansal ve enerji bağımsızlığıyla belirleniyor.




