Türkiye’nin 2001–2025 dönemine ait evlilik ve boşanma verileri, barış döneminde hızlanan nüfus yavaşlamasının yapısal boyutunu ortaya koyuyor. Grafiklerde görülen eğilim, sadece sosyal bir dönüşüme değil, orta vadede ekonomik büyüme, iş gücü arzı ve kamu maliyesi dengelerine uzanan çok katmanlı bir demografik kırılmaya işaret ediyor.

2001’de yaklaşık 544 bin olan evlilik sayısı, 2005–2007 döneminde 640 bin bandına kadar yükselmişti. Ancak 2018 sonrası düşüş ivme kazandı. 2020’de pandemi etkisiyle 487 bin seviyesine kadar gerileyen evlilikler, 2023’te 567 bin civarında toparlansa da 2025’te 568 bin bandında yatay bir görünüm sergiliyor. Daha kritik olan ise kaba evlenme oranındaki gerileme. 2001’de binde 8,35 olan oran, 2025’te binde 6,43 seviyesine düşmüş durumda. Bu, evliliklerin nüfusa oranla kalıcı biçimde azaldığını gösteriyor.

Boşanma tarafında tablo ters yönde. 2001’de yaklaşık 92 bin olan boşanma sayısı, 2015’te 130 bin bandını aştı. 2020’de pandemi nedeniyle 136 bin seviyesine gerilese de 2024’te 188 bin, 2025’te ise 193 bin 793 ile yeni zirveye ulaştı. Kaba boşanma oranı 2001’de binde 1,41 iken 2025’te binde 2,26’ya yükselmiş durumda. Oran yaklaşık %60 artmış görünüyor.
Bu iki grafik birlikte okunduğunda üç yapısal sonuç ortaya çıkıyor.
Birincisi, doğurganlık üzerinde çift yönlü baskı. Evlilik oranındaki düşüş ve boşanma oranındaki artış, toplam doğurganlık hızının 2,1 yenilenme eşiğinin altına kalıcı şekilde inmesinin arkasındaki temel sosyodemografik dinamiklerden biri.
İkincisi, uzun vadeli büyüme potansiyeli riski. Türkiye genç nüfus avantajını hızla kaybederken, 2030 sonrası dönemde iş gücü artış hızının yavaşlaması beklenebilir. Bu durum, potansiyel GSYH büyümesini aşağı çekebilir ve kişi başı gelir artışını zorlaştırabilir.
Üçüncüsü, kamu maliyesi ve sosyal güvenlik dengeleri. Çalışan nüfusun azalması, yaşlı bağımlılık oranının artması ve hane yapısındaki çözülme, sosyal transfer harcamaları üzerinde ek baskı oluşturabilir.
Barış döneminde yaşanan bu hızlanmış nüfus yavaşlaması, klasik ekonomik döngüden bağımsız bir yapısal risk alanı oluşturuyor. Demografi, faiz ve kur gibi kısa vadeli değişkenlerden daha yavaş hareket eder; ancak etkisi çok daha kalıcıdır. Türkiye verileri, sosyal dönüşüm ile ekonomik sürdürülebilirlik arasındaki ilişkinin artık daha yakından izlenmesi gerektiğini gösteriyor.




